Don Kişot olun. Tek hürmet ettiğim adamdır. Kaybedilmiş bir davanın bu kadar fedakar bir kahramanı olabilir. Öyle görmek ve inandırmak ihtiyacında. Dünya Şanso Panso’larla dolu.”

Cemil Meriç

Don Kişot olun. Tek hürmet ettiğim adamdır. Kaybedilmiş bir davanın bu kadar fedakar bir kahramanı olabilir. Öyle görmek ve inandırmak ihtiyacında. Dünya Şanso Panso’larla dolu.”

Cemil Meriç

Reblogged from akvauryum with 12 notes

…Birçok tablonun önünden geçti ve Venedik’te bir -palazzo’nun deniz kıyısında basit bir evin esintileri ve güneşiyle boy ölçüşemeyecek olan bu sahte sanatın kuruluğunu, anlamsızlığını hissetti. Nihayet Vermeer tablosunun önüne geldi; resmi daha göz alıcı, bildiği her şeyden çok daha farklı hatırlıyordu, ama eleştirmenin makalesi sayesinde, daha önce fark etmemiş olduğu küçük mavi figürleri, kumun pembeliğini ve son olarak da, minik sarı duvar parçasının müthiş dokusunu gördü. Baş dönmesi artıyor, Bergotte, yakalamak istediği sarı kelebeğe bakan bir çocuk gibi, gözlerini o değerli duvar parçacığından ayırmıyordu. “Ben de böyle yazmalıydım,” diye düşünüyordu. “Son kitaplarım çok kuru; üst üste kat kat renk sürmem, bu küçük sarı duvar parçası gibi, cümlelerime kendi başlarına bir değer kazandırmam gerekirdi.” Bu arada baş dönmesinin ciddiyeti dikkatinden kaçmıyordu. Karşısında ilahi bir terazi görüyordu; bir kefesinde kendi hayatı, öteki kefede ustaca sarıya boyanmış küçük duvar parçası durmaktaydı. İlk kefeyi ihtiyatsızca ikincisine feda ettiğini görüyordu. “Akşam gazeteleri için bu serginin haberi haline gelmek istemezdim oysa,” diye düşündü. Kendi kendine tekrarlıyordu: “küçük sarı duvar parçası ve sundurması, küçük sarı duvar parçası.” O sırada, yuvarlak bir kanepenin üzerine yığıldı; birdenbire, hayatının tehlikede olduğunu düşünmekten vazgeçip iyimserliğe kapılarak, “Patatesler iyi pişmemişti, hazımsızlık yaptı, önemli bir şey değil,” dedi kendi kendine. Son bir krizle yıkıldı, kanepeden yere yuvarlandı, bütün ziyaretçiler ve görevliler başına üşüştü. Ölmüştü. Sonsuza dek mi? Kim bilir? Şüphesiz, dinsel inançlar kadar ispritizma deneyleri de, ruhun ölümden sonra yaşamaya devam ettiğine dair kanıt gösteremiyor. Söyleyebileceğimiz tek şey, hayatımızdaki her şeyin, sanki bu hayata, önceki bir hayatta yüklenilmiş görevlerle adım atmışız gibi olup bittiği; yeryüzündeki yaşama koşullarımızda, iyilik yapmayı, incelikli, hatta terbiyeli davranmayı görev bilmemiz için hiçbir neden yok; aynı şekilde, ateist sanatçının, örneğin ancak adının Vermeer olduğu bilinen, tanınmamaya mahkûm bir sanatçının onca ustalık ve incelikle yaptığı o sarı duvar parçası gibi bir ayrıntıyı, ne kadar hayranlık uyandıracağı, kurtlar tarafından kemirilmiş bedeni açısından hiçbir önem taşımayacak olan bir ayrıntıyı yirmi kere baştan ele almayı görev sayması için de bir sebep yok. Şimdiki hayatta yaptırımı olmayan bütün bu görevler, iyilik, titizlik, fedakârlık temelleri üzerine kurulmuş, bizim dünyamızdan tamamen farklı, başka bir âleme aitmiş gibi görünmekte; belki de içinden çıkıp dünyamıza ayak bastığımız o âleme geri döneceğiz ve yeniden, kimin eseri olduğunu bilmeden, öyle öğretildiği için itaat ettiğimiz o bilinmez yasaların, her türlü derin zihinsel çalışmanın bizi yaklaştırdığı, sadece aptallar için -o da belki- görünmez olan yasaların hâkimiyeti altında yaşayacağız. Dolayısıyla, Bergotte’un sonsuza dek ölmediği düşüncesi tamamen gerçeğe aykırı olmayabilir.

…Birçok tablonun önünden geçti ve Venedik’te bir -palazzo’nun deniz kıyısında basit bir evin esintileri ve güneşiyle boy ölçüşemeyecek olan bu sahte sanatın kuruluğunu, anlamsızlığını hissetti. Nihayet Vermeer tablosunun önüne geldi; resmi daha göz alıcı, bildiği her şeyden çok daha farklı hatırlıyordu, ama eleştirmenin makalesi sayesinde, daha önce fark etmemiş olduğu küçük mavi figürleri, kumun pembeliğini ve son olarak da, minik sarı duvar parçasının müthiş dokusunu gördü. Baş dönmesi artıyor, Bergotte, yakalamak istediği sarı kelebeğe bakan bir çocuk gibi, gözlerini o değerli duvar parçacığından ayırmıyordu. “Ben de böyle yazmalıydım,” diye düşünüyordu. “Son kitaplarım çok kuru; üst üste kat kat renk sürmem, bu küçük sarı duvar parçası gibi, cümlelerime kendi başlarına bir değer kazandırmam gerekirdi.” Bu arada baş dönmesinin ciddiyeti dikkatinden kaçmıyordu. Karşısında ilahi bir terazi görüyordu; bir kefesinde kendi hayatı, öteki kefede ustaca sarıya boyanmış küçük duvar parçası durmaktaydı. İlk kefeyi ihtiyatsızca ikincisine feda ettiğini görüyordu. “Akşam gazeteleri için bu serginin haberi haline gelmek istemezdim oysa,” diye düşündü. Kendi kendine tekrarlıyordu: “küçük sarı duvar parçası ve sundurması, küçük sarı duvar parçası.” O sırada, yuvarlak bir kanepenin üzerine yığıldı; birdenbire, hayatının tehlikede olduğunu düşünmekten vazgeçip iyimserliğe kapılarak, “Patatesler iyi pişmemişti, hazımsızlık yaptı, önemli bir şey değil,” dedi kendi kendine. Son bir krizle yıkıldı, kanepeden yere yuvarlandı, bütün ziyaretçiler ve görevliler başına üşüştü. Ölmüştü. Sonsuza dek mi? Kim bilir? Şüphesiz, dinsel inançlar kadar ispritizma deneyleri de, ruhun ölümden sonra yaşamaya devam ettiğine dair kanıt gösteremiyor. Söyleyebileceğimiz tek şey, hayatımızdaki her şeyin, sanki bu hayata, önceki bir hayatta yüklenilmiş görevlerle adım atmışız gibi olup bittiği; yeryüzündeki yaşama koşullarımızda, iyilik yapmayı, incelikli, hatta terbiyeli davranmayı görev bilmemiz için hiçbir neden yok; aynı şekilde, ateist sanatçının, örneğin ancak adının Vermeer olduğu bilinen, tanınmamaya mahkûm bir sanatçının onca ustalık ve incelikle yaptığı o sarı duvar parçası gibi bir ayrıntıyı, ne kadar hayranlık uyandıracağı, kurtlar tarafından kemirilmiş bedeni açısından hiçbir önem taşımayacak olan bir ayrıntıyı yirmi kere baştan ele almayı görev sayması için de bir sebep yok. Şimdiki hayatta yaptırımı olmayan bütün bu görevler, iyilik, titizlik, fedakârlık temelleri üzerine kurulmuş, bizim dünyamızdan tamamen farklı, başka bir âleme aitmiş gibi görünmekte; belki de içinden çıkıp dünyamıza ayak bastığımız o âleme geri döneceğiz ve yeniden, kimin eseri olduğunu bilmeden, öyle öğretildiği için itaat ettiğimiz o bilinmez yasaların, her türlü derin zihinsel çalışmanın bizi yaklaştırdığı, sadece aptallar için -o da belki- görünmez olan yasaların hâkimiyeti altında yaşayacağız. Dolayısıyla, Bergotte’un sonsuza dek ölmediği düşüncesi tamamen gerçeğe aykırı olmayabilir.

…Bu tersine çevirmeyi doğru yere oturtabilmek için, Yükseklik Korkusu’nun kahramanı Scott’ın yaşadığı iki kayıp arasındaki, önce “Madeleine”i kaybetmesi ile daha sonra Judy’yi kaybetmesi arasın­daki farka dikkat etmek şarttır. Birincisi basit bir kayıp, sevilen bir nesnenin kaybıdır - bu haliyle de romantik şiire hâkim olan ve en po­püler ifadesini Edgar Allan Poe’nun bir dizi şiir ve öyküsünde (mese­la, “Kuzgun”da) bulan, kırılgan, yüce bir kadının, ideal aşk nesnesi­ nin ölümü teması üzerine yapılmış bir çeşitlemeden ibarettir. Bu ölüm korkunç bir şok yaratsa da, aslında beklenmedik bir yanı olma­dığını söyleyebiliriz: Adeta durumun kendisi davet etmektedir bu ölümü. İdeal aşk nesnesi ölümün eşiğinde yaşamaktadır, hayatı çok yakınlaşmış ölümün gölgesi altındadır - kadın gizli bir lanete uğra­mış ya da onu intihara sürükleyen bir deliliğe yakalanmıştır, yahut narin kadına yaraşan bir hastalığı vardır. Bu özellik ölümcül güzelli­ğinin esaslı bir parçasıdır - en baştan beri, “fazla uzun süremeyecek kadar güzel olduğu” açıktır. Bu nedenle, ölümü büyüleme gücünü kaybetmesine yol açmaz; tersine, özne üzerindeki mutlak gücünü “sahicileştiren” şeydir ölümü. Kadının kaybı özneyi melankolik bir depresyona iter ve romantik ideolojiye göre, özne kendini bu depresyondan ancak hayatının geri kalanını kaybedilen nesnenin eşsiz gü­zelliğini ve zarafetini şiirle övmeye adayarak çekip çıkarabilir. Şair ancak leydisini kaybettiği zamandır ki en nihayet ve gerçek anlamda onu elde etmiş olur, kadın öznenin arzusunu yöneten fantazi mekânı içindeki yerini ancak bu kayıp yoluyla kazanır. Gelgeldim ikinci kayıp bambaşka bir mahiyet arzeder. Scottie Madeleine’in -Judy’de tekrar yaratmaya uğraştığı yüce idealin- Judy olduğunu öğrendiğinde, yani gerçek “Madeleine”in kendisini geri al­dığında, “Madeleine” figürü çözülür, varlığına tutarlılık veren bütün fantazi yapısı dağılır gider. Bu ikinci kayıp bir anlamda birincinin tersine çevrilmesidir: Tam gerçeklikte onu ele geçirdiğimiz anda fan­tazi dayanağı olarak nesneyi yitiririz: 
Çünkü Madeleine gerçekten Judy’yse, eğer hâlâ varsa, o zaman hiç var olmamıştır, hiçbir zaman öyle biri olmamıştır… Kadının ikinci ölümüyle birlikte Scottie daha kesin ve ümitsiz bir biçimde kendini kaybeder çünkü sa­dece Madeleine’i değil ona ilişkin anılarını, hatta onun mümkün olabildiği­ ne olan inancını da kaybeder.
Hegelci bir tabirle, Madeleine’in “ikinci ölümü” “kaybın kaybı” işlevini görmektedir: Nesneyi elde ederek, kaybın arzumuzu yakala­yan şey olarak sahip olduğu büyüleme boyutunu kaybederiz. Tamam, Judy en sonunda kendini Scottie’ye verir, ama -Lacan’dan uyarlaya­rak söylersek- kendini bu şekilde verişi, hediye edişi “anlaşılmaz bir biçimde bir bok hediye etmeye dönüşür”: Bayağı, hatta iğrenç bir ka­dın haline gelir. Scottie’nin çan kulesinin tepesinden Judy’yi daha ye­ni yutmuş uçuruma baktığı, filmin son sahnesinin radikal muğlaklığı buradan gelir. Bu son aynı zamanda hem “mutlu”dur (Scott iyileş­miştir, uçurumdan aşağı bakabilmektedir) hem de “mutsuz”dur (en sonunda çökmüştür, varlığına tutarlılık veren dayanağı kaybetmiştir). Psikanaliz sürecinin fantazinin kat edildiği son ânı da benzer bir muğlaklık taşır; psikanalizin sonunda her zaman bir “negatif terapö- tik tepki” tehdidinin olması da bu yüzdendir. Scottie’nin en nihayet bakabildiği uçurum, tam da Öteki’deki (simgesel düzendeki) deliğin, fantazi nesnesinin büyüleyici mevcu­ diyetiyle gizlenen uçurumudur. Ne zaman başka birinin gözlerinin tam içine bakıp bakışının derinliğini hissetsek yaşarız bu deneyimi. Yükseklik Korkusu’nan jeneriğine eşlik eden, içinde karabasansı bir kısmi nesnenin girdaba kapıldığı bir kadın gözüne zum yapılan çe­kimlerde bu uçurum görülür. Filmin sonunda, Scottie’nin en nihayet “bir kadının gözlerinin içine bakabilecek”, yani filmin jeneriğinde gösterilen manzaraya tahammül edebilecek hale geldiğini söyleyebi­liriz. Başına dert olan “yükseklik korkusu”na, “Öteki’deki eksik”in bu uçurumu neden olur. Hegel’in 1805-06 tarihli Realphilosophie el- yazmalarından ünlü bir pasaj, Yükseklik Korkusunun jeneriği hak­kında çok önceden yapılmış teorik bir yorum olarak okunabilir. Bu elyazması, ötekinin bakışını, konuşulan sözden önceki sessizlik ola­rak, Kim Novak’ın gözünde girdaplanan tuhaf şekiller gibi karaba­sansı kısmi nesnelerin “hiçbir yerden” çıkıp geldikleri “dünyanın ge­cesinin boşluğu olarak tematikleştirir. 
Basitliği içinde her şeyi içeren bu gece, bu boş hiçliktir insan - hiçbiri aklına gelmeyen ya da mevcut olmayan bitmek bilmez bir temsiller, imgeler zenginliği. Bu gece, burada fantazmagorik temsiller içinde var olan bu iç do­ğa - bu saf benlik… buradan kanlı bir baş, şuradan beyaz bir şekil çıkarır… İnsanların gözlerinin içine bakıldığında bu gece görülür - korkunç bir hale bürünen bu gece karşısında dünyanın gecesi hükümsüz kalır.
     Slavoj Žižek-yamuk bakmak

…Bu tersine çevirmeyi doğru yere oturtabilmek için, Yükseklik Korkusu’nun kahramanı Scott’ın yaşadığı iki kayıp arasındaki, önce “Madeleine”i kaybetmesi ile daha sonra Judy’yi kaybetmesi arasın­daki farka dikkat etmek şarttır. Birincisi basit bir kayıp, sevilen bir nesnenin kaybıdır - bu haliyle de romantik şiire hâkim olan ve en po­püler ifadesini Edgar Allan Poe’nun bir dizi şiir ve öyküsünde (mese­la, “Kuzgun”da) bulan, kırılgan, yüce bir kadının, ideal aşk nesnesi­ nin ölümü teması üzerine yapılmış bir çeşitlemeden ibarettir. Bu ölüm korkunç bir şok yaratsa da, aslında beklenmedik bir yanı olma­dığını söyleyebiliriz: Adeta durumun kendisi davet etmektedir bu ölümü. İdeal aşk nesnesi ölümün eşiğinde yaşamaktadır, hayatı çok yakınlaşmış ölümün gölgesi altındadır - kadın gizli bir lanete uğra­mış ya da onu intihara sürükleyen bir deliliğe yakalanmıştır, yahut narin kadına yaraşan bir hastalığı vardır. Bu özellik ölümcül güzelli­ğinin esaslı bir parçasıdır - en baştan beri, “fazla uzun süremeyecek kadar güzel olduğu” açıktır. Bu nedenle, ölümü büyüleme gücünü kaybetmesine yol açmaz; tersine, özne üzerindeki mutlak gücünü “sahicileştiren” şeydir ölümü. Kadının kaybı özneyi melankolik bir depresyona iter ve romantik ideolojiye göre, özne kendini bu depresyondan ancak hayatının geri kalanını kaybedilen nesnenin eşsiz gü­zelliğini ve zarafetini şiirle övmeye adayarak çekip çıkarabilir. Şair ancak leydisini kaybettiği zamandır ki en nihayet ve gerçek anlamda onu elde etmiş olur, kadın öznenin arzusunu yöneten fantazi mekânı içindeki yerini ancak bu kayıp yoluyla kazanır. Gelgeldim ikinci kayıp bambaşka bir mahiyet arzeder. Scottie Madeleine’in -Judy’de tekrar yaratmaya uğraştığı yüce idealin- Judy olduğunu öğrendiğinde, yani gerçek “Madeleine”in kendisini geri al­dığında, “Madeleine” figürü çözülür, varlığına tutarlılık veren bütün fantazi yapısı dağılır gider. Bu ikinci kayıp bir anlamda birincinin tersine çevrilmesidir: Tam gerçeklikte onu ele geçirdiğimiz anda fan­tazi dayanağı olarak nesneyi yitiririz

Çünkü Madeleine gerçekten Judy’yse, eğer hâlâ varsa, o zaman hiç var olmamıştır, hiçbir zaman öyle biri olmamıştır… Kadının ikinci ölümüyle birlikte Scottie daha kesin ve ümitsiz bir biçimde kendini kaybeder çünkü sa­dece Madeleine’i değil ona ilişkin anılarını, hatta onun mümkün olabildiği­ ne olan inancını da kaybeder.

Hegelci bir tabirle, Madeleine’in “ikinci ölümü” “kaybın kaybı” işlevini görmektedir: Nesneyi elde ederek, kaybın arzumuzu yakala­yan şey olarak sahip olduğu büyüleme boyutunu kaybederiz. Tamam, Judy en sonunda kendini Scottie’ye verir, ama -Lacan’dan uyarlaya­rak söylersek- kendini bu şekilde verişi, hediye edişi “anlaşılmaz bir biçimde bir bok hediye etmeye dönüşür”: Bayağı, hatta iğrenç bir ka­dın haline gelir. Scottie’nin çan kulesinin tepesinden Judy’yi daha ye­ni yutmuş uçuruma baktığı, filmin son sahnesinin radikal muğlaklığı buradan gelir. Bu son aynı zamanda hem “mutlu”dur (Scott iyileş­miştir, uçurumdan aşağı bakabilmektedir) hem de “mutsuz”dur (en sonunda çökmüştür, varlığına tutarlılık veren dayanağı kaybetmiştir). Psikanaliz sürecinin fantazinin kat edildiği son ânı da benzer bir muğlaklık taşır; psikanalizin sonunda her zaman bir “negatif terapö- tik tepki” tehdidinin olması da bu yüzdendir. Scottie’nin en nihayet bakabildiği uçurum, tam da Öteki’deki (simgesel düzendeki) deliğin, fantazi nesnesinin büyüleyici mevcu­ diyetiyle gizlenen uçurumudur. Ne zaman başka birinin gözlerinin tam içine bakıp bakışının derinliğini hissetsek yaşarız bu deneyimi. Yükseklik Korkusu’nan jeneriğine eşlik eden, içinde karabasansı bir kısmi nesnenin girdaba kapıldığı bir kadın gözüne zum yapılan çe­kimlerde bu uçurum görülür. Filmin sonunda, Scottie’nin en nihayet “bir kadının gözlerinin içine bakabilecek”, yani filmin jeneriğinde gösterilen manzaraya tahammül edebilecek hale geldiğini söyleyebi­liriz. Başına dert olan “yükseklik korkusu”na, “Öteki’deki eksik”in bu uçurumu neden olur. Hegel’in 1805-06 tarihli Realphilosophie el- yazmalarından ünlü bir pasaj, Yükseklik Korkusunun jeneriği hak­kında çok önceden yapılmış teorik bir yorum olarak okunabilir. Bu elyazması, ötekinin bakışını, konuşulan sözden önceki sessizlik ola­rak, Kim Novak’ın gözünde girdaplanan tuhaf şekiller gibi karaba­sansı kısmi nesnelerin “hiçbir yerden” çıkıp geldikleri “dünyanın ge­cesinin boşluğu olarak tematikleştirir. 

Basitliği içinde her şeyi içeren bu gece, bu boş hiçliktir insan - hiçbiri aklına gelmeyen ya da mevcut olmayan bitmek bilmez bir temsiller, imgeler zenginliği. Bu gece, burada fantazmagorik temsiller içinde var olan bu iç do­ğa - bu saf benlik… buradan kanlı bir baş, şuradan beyaz bir şekil çıkarır… İnsanların gözlerinin içine bakıldığında bu gece görülür - korkunç bir hale bürünen bu gece karşısında dünyanın gecesi hükümsüz kalır.

     Slavoj Žižek-yamuk bakmak

all the years buried under the floors,
a
nd the wounds in the parlour 

Mutfakpenceresindensilkelediğinörtüdendağılankırıntılaramanalaryüklemekgibidedikadın.

Mutfakpenceresindensilkelediğinörtüdendağılankırıntılaramanalaryüklemekgibidedikadın.

İchiro kojima

Reblogged from sarena-babaroga with 7 notes

Stranger Than Paradise dir. Jim Jarmusch

(Source: i-amheather)

Reblogged from kadrajegik with 674 notes

'Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan!'

Nikos Kazancakis

Reblogged from hastalikliruh with 89 notes

(Source: oupacademic)

Randy Haddock

(Source: lilysofia)

Reblogged from randyhaddock with 175 notes

Piergiorgio Branzi

Piergiorgio Branzi

(Source: supruntu)

Reblogged from deliningomlekleri with 149 notes

"her insanda, onu kendisine karşı tamamen şeffaf olmaktan bir derece alıkoyan bir şeyler var. bu şeffaflıktan uzak olma, kişinin kendi dışında yer alan yaşam şartları yumağına açıklanamaz bir şekilde dahil olması ve bu yüzden neredeyse kendisini açıklayamaz hale gelmesi ölçüsünde gerçekleşmektedir. kendisini açıklayamayan kişi sevemez ve sevemeyen kişi tüm insanların en mutsuzudur. ve sen aynı serkeşlikle kendini herkese karşı bir bilmece olma sanatında eğitiyorsun. genç dostum! peki, ya hiç kimse senin bilmeceni çözme zahmetine katlanmazsa? o zaman yaptığının ne zevki kalacak? ama her şeyden önce kendin için, kendi kurtuluşun için bu vahşi kaçışı, içinde kabaran bu imha etme hırsını durdur. senin yapmak istediğin bu: sen, her şeyi yok etmek, yaşama dair kuşku açlığını doyurmak istiyorsun; kendini bu amaca göre yetiştiriyorsun; zihnini buna göre eğitiyorsun. memnuniyetle kabul edeceğin gibi, başka hiç bir şeyde iyi olmasan da bunda iyisin."

kierkegaard - etik / estetik dengesi (sf:9)

Reblogged from bitakimolaylar with 13 notes

Gölge.
Yırtık kağıtlara yazdıklarımı fısıldamak için şehrin tüm yollarını yürürdüm.